Kayıtlar

cihat duman etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Çakı Gibi

Resim
Sokakta Fatih diye bir çocuk var. Sokağın en popüler çocuğu. O kadar yaramaz ki, annesi devamlı olarak ona, “Baban gelince söyliyim de gör!” deyip duruyor, ama onun umrunda bile değil; komşuların ‘Fatih dövmesene çocuğu!’ ikazlarına rağmen her gün birini dövüyor ve sokakta sürekli onun adı yankılanıyor. Geçen camdan izledim, elinde küçük plastik bir gazoz şişesi vardı, şişenin dibini delmiş, gazozu altından içiyordu. Bugün ekmek almaya giderken kapının ağzında oturmuştu, göz göze geldik. Uzun uzun yüzüme baktı. “Fatih sen misin?” diye sordum. “Olmazsam nolur?” diye cevap verdi. Bir şeyler söylemek geldi içimden ama bu ufak afacana ne söylesem tersleyecek gibiydi... Kaşlarımız çatılı şekilde biraz daha bakıştık, sonra sessiz sedasız geçip gittim yanından. O muhtemelen korktuğumu düşündü, ben de zaten öyle olsun istedim. Geri döndüğümde oturduğu yerde yoktu ama hiç elinden bırakmadığı çakısı oradaydı. On-on iki yaşlarında bir çocuk ne diye çakı taşırdı ki yanında; sanırım zapzay...

Erdem Şenocak ile "Tehlikeli Oyunlar"

Resim
Tutunamayanlar ile romanımızda yeni bir devir açan Oğuz Atay'ın daha özel bir çalışması olan Tehlikeli Oyunlar 'ı sahneye uyarladınız. Üstelik tek başınıza ve 130 dakika boyunca dinlenmeden Hikmet Benol'u temsil ediyorsunuz. Neden Tehlikeli Oyunlar? Tesadüfen diyebilirim. Gümüşlük Akademisi’nde tiyatro kampı yaparken, sanırım dördüncü senesinde, Celal (kampın ve oyunun yönetmeni) önceki senelerden farklı olarak film izlemektense arkası yarın gibi kitap okumayı teklif etti. Tehlikeli Oyunlar da 17 bölümden oluşuyor; her bölümü her gün farklı bir kişinin okuması kararlaştırıldı. Ben üçüncü gün okudum. Biraz da çalışmıştım, epey eğlenceli geçti. Bundan birkaç gün önce de Celal’e tek kişilik bir çalışma içine girmek istediğimi belirtmiştim. Tehlikeli Oyunlar ’ı sahnelemek gibi bir fikrimiz o sıralarda olmamasına rağmen, o gece eğlenceli olunca, Celal “Bunu çalışalım,” dedi. Yani en kötü ihtimalle, hiç beceremesek bile, arkamızdan “oyun, oyun” diye koşturan yok nasıl o...

Süs Eşekleri ve Süs Eşekliği Üzerine

Resim
Sanayi Devrimi bizim köyde 1983-1984 civarı oluyor sanırım: Elektrik geliyor. (Yanlış hatırlamıyorsam su 2001’de gelmişti.) Traktör denen şey de yine aynı tarihlerde yavaş yavaş köye giriş yapmış. Tarımla geçinen bizimkiler, traktör çıktıktan sonra ne hikmetse eşekleri doğaya saldılar. Eşeklerle kurdukları hukuk birden ortadan kayboldu. Bunu bir nebze anlayabiliyorum. Fakat benim anlamadığım şey, traktörü olduğu halde eşeklerini hâlâ besleyen, onlara bir nevi süs hayvanı muamelesi yapan şahıslar. Ben bunlara süs eşeği diyorum. Bu durumu açacağım. Fakat öncesinde eşeklerle ilgili hem bilgi vereyim, hem de şahsi deneyimlerimi aktarayım. Benim hiç eşeğim olmadı. Kendimi bildim bileli traktör kullanıyorum. Önceleri Başak 12’imiz vardı. Sonra Massey Ferguson 255 aldık. O sıralar kaysı değerliydi tabii. Sene 1991, ben 7 yaşındayım. Bir senelik mahsul ile bir traktör alınabiliyordu. Traktörü olmayan köylüler eşek kullanmaya devam ediyorlardı. Genelde beyaz renkli eşeklerdi bunlar. Biz ç...