Kayıtlar

Hüzünlü bir yol öyküsü: 'Sessiz Umutlar'

Resim
Modern kent, bizi birbirimize en çok yaklaştıran ama ruhsal açıdan da en fazla uzaklaştıran tuhaf bir paradoks. Georg Simmel'in o meşhur "bıkkın metropol insanı", her sabah tanımadığı yüzlerin arasından geçerken aslında birer "yabancı" olarak kalmanın özgürlüğünü ve ağırlığını da taşır. Kalabalığın içindeki bu zorunlu kayıtsızlık bireyin hayatta kalma mekanizmasıdır, ancak bu kalkan, bizi birbirimize bağlayan o kadim damarları da gitgide inceltir. Tam da burada, modern birey için "arafta kalma" hali başlar; o ruh, ne tam olarak terk edilen geçmişin sıcaklığına aittir, ne de adımladığı o yabancı kentin soğuk yüzüne. Bu, iki dünya arasında asılı kalmanın, aidiyetsizliğin yarattığı tekinsiz boşluktur. Leyla Dinç'in, geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk romanı  Sessiz Umutlar , tam da Simmel'in tarif ettiği bu zihinsel mesafenin ortasında başlar. Karakterlerin birbirine olan uzaklığı kilometrelerle ölçülemez, daha çok modernitenin "akışkan...

Bir Dost Gittiğinde...

Resim
Bir telefon ahizesinde oruç sessizliğinde yankılanıyor sesin son kez kulaklarımda: "Lütfen yapma, ama yapsan dahi ben hep buradayım dostum..." Beş sene sonra kendimi ilk defa yazarken buluyorum; beş koca sene sonra kendimi ilk defa kâğıda ve kaleme akıtırken... Biliyorum hayat, bu yine senin ince bir oyunun. Sevdiklerimi izliyorum sahnende ve bir gün aniden Işıklar kapanıyor ve birileri eksiliyor oyundan. Kanadım kanaylı... On beşimde Otuz üçümde kan revanım ben abi, özenle hazırlanmış kahvaltı masasında aile sıcaklığında kanıyorum. Kimse yoksa biz varız sıcaklığında tavşankanı çay gibi kanıyorum. Haydi dökelim sırlarımızı, sofrasında aşkımı da nefretimi de anlatabildiğim o abi yâdigarında ben kanıyorum ve tüm dünya buna müsaade, bir an dahi ola müsaade ediyor. Arka fonda Peter Gundrey çalıyor. Küçük bir notped'de ve ben yalnızca kanıyorum... Yazmamaya ant içeli beş sene olmuş. Birkaç sene olmuş Ayhan Abi'yi karşı sokağa uğurladığımız... Ben Ayhan Abi'yi evine bır...

Yadigâr Kalan

Resim
On yıla yaklaşmıştır tanışıklığımız. Instagram'da edebiyata dair yazdıklarımı paylaşıyordum o sıralar daha da sık. Gazetelerde yazıyor ama işin edebi kısmında kör oluyordu içim yalnızlığımla. Bir mesaj geldi bir akşam, en hüzünlü günlerimden birinde: "Yazılarınız, şiirleriniz çok güzel... Tanışabilir miyiz? Bir platform oluşturabilir miyiz sizinle?" Önce ciddiye almadım. Bu kadar kötü bir dünyada buradan duygu bulan insanlarla karşılaşmak, o aynılıkları yakalamak öyle zordu ki... Kelimelere dair sevgi beslemek öyle zordu ki... Hele ki Taksim'de, iş sonrası, tanımadığım ama yazan çizen olduğunu söyleyen insanlarla buluşmak belki de delilikti. Tabii bir hafta sonra Taksim'in göbeğinde buluştuk Yadi ve Ayhan'la. Kırmızı Kedi Yayınevi'nin arkasındaki bir kafede. Bol sigara, belki iki bira içip sadece kitap konuşmuştuk. O dönem şaşırmıştım böyle güzel insanların var olmasına. O kadar güzel ve naif insanlardı ki ikisi de... O gece uzun uzun konuştuk ve dost oldu...

Narın Gölgesi

Resim
Yüzü, günlerdir gözümün önünden gitmiyor. Beklenmedik bir biçimde bu dünyadan çekip gittiğini bilmeme karşın, kaç gündür ona bir şey söylemem ya da ne olduğunu bilmediğim bir konuda konuşmamız gerektiği duygusuyla doluyum. Beynimi kaplayan şey, yarım kalmış veya hiç başlanmamış bir proje mi, danışılacak bir konu mu, yoksa etraflıca görüşeceğimiz bir olay mı, tam hatırlayamıyorum. "Neyse, Yadi'ye telefon açar, sorarım," diyorum kendi kendime. Zihnim allak bullak. Yaklaşık on yıldır aynı sokakta oturuyoruz. Bir uçtan bir uca uzayıp giden, dar bir sokak. Onun evi, sol tarafa doğru sıralanmış binalar arasında, hemen elli metre ilerideki bina. Üçüncü kattaki dairesini yan yana, bitişik nizam kocaman binalar kapatmış olsa da, yine de mutfak camından o binanın girişini görebiliyorum. Birdenbire, "Üstat, naber?" deyişi geliyor aklıma, "Hiç aramıyorsun!" diyerek sitem edişi… Doğrudur; pek arayıp sormazdım, ama bilirdim ki o, oradadır, elli metre uzağımda. İsted...

Bir gün, bir yerde, bir zaman...

Resim
Şarkıların yetmediği, Şarabın kâr etmediği bir gecede yazıyorum sana. Bazen kelimeler yetmiyor. İçinde ne varsa, olduğu gibi kalıyor. Anlatılmadan. Sorulmadan. Cevap beklemeden. Hiçbir şey seni benden eksiltmedi. Ama hiçbir şey seni bana da getirmedi. İçimde sustukça çoğaldın. Sana anlatamadığım ne varsa, Şimdi kelimelere dökülüyor. Geçmişe değil, Bugün hâlâ içimde yürüyen sana… Bu bir sitem değil. Bu bir isyan değil. Bu sadece, bir kadının kendi kalbine fısıldadığı bir itiraf. Çünkü bazen en derin konuşmalar, hiç söylenmemiş olanlarda gizlidir. Söyleyemediklerim var, sustuklarımın arasında. Ve bazen, en çok konuşmak istediklerimizi, en derin sessizliklere gömüyoruz. Senin adın hiç gelmedi dudaklarıma belki, Ama kalbimde bir yankı gibi hep vardın. Kalbimin aynasıydın. Ne zaman kendime baksam, Sende kırılmış parçalarımı gördüm. Sana hiç anlatamadım... Sana baktığımda ne gördüğümü, Sesini duyduğumda içimde neyin titrediğini, Güldüğünde neden gözlerimi kaçırdığımı... Ve sonra zaman geçti....

Dark Story | Deneme

Resim
  Uykusu alınıp yerine huzursuzluğun verildiği gecenin sabahında, başıboş kuşlar gibi gözlerimi dikmiş,   sıkıntıdan bunalan gökyüzüne bakıyorum. Lime lime olmuş bulutlar, paçavralara benzeyen elbise gibi gökyüzünün ve güneşin mahremini örtüyorlar.   Benim de çıplak hayatım var, sahte hayallerle örttüğüm. İşe doğru yola çıkıyorum. Havada, güneşe öfke duyan tragedya hâkim. Birazdan güneş ve bulutlar arasında savaş çıkacakmış gibi.   Kimsenin fark etmediği, yaşamla ölüm arasında verdiğim savaş gibi. Öğleden sonra, bulutlar parça parça birleşerek, oluşturdukları komünlerle güneşe karşı verdikleri savaşta öne geçmişler. Ne çok şeye karşı savaş vermiştim; tüm savaşlarım kayıplarla bitti. Kazandığımı zannettiğim sevinçler yaşadım ve çok geç de olsa her şeyi kaybettiğimi zamanla anladım. İş çıkışı nerden geldiğini bilmediğim perişanlık yükü altında, ıslak, puslu ve karanlık sokaklardan geçerken yazdan kalma mutlu akşamüstleri geliyor aklıma. Eskiden mutluydum, çünkü...

Tefrika | Babam

Resim
Ressam Bünyamin Pehlivan'ın anı parçalarından oluşan kısa öyküleri devam ediyor. Pehlivan, bu kez bize babasını ve ona duyduğu yoğun sevgisini anlattı. Keyifli okumalar... Oğlumla son telefon görüşmelerimizin birinde bana, "Baba, genellikle politik ve güncel sorunlar üzerine yazılar yazıyorsun. İnsanlar artık bu gibi konulardan bıkmış durumda. Örneğin, anılar olabilir; buna benzer yazılar yazsan olmaz mı?" dediğinde hiç düşünmeden şu yanıtı vermiştim: "Tamam, haklısın da, öyle bir ülkede ve zamanda yaşıyoruz ki, durmadan gündem değişiyor ve bu değişimler hep olumsuzluklarla, adaletsizliklerle ve sıkıntılarla dolu ki bunları yazmak zorunda hissediyorum kendimi ister istemez." Evet, gerçekten de artık insanlar usanmışlar, güzel bir şeyler görmek, duymak istiyorlar. Konu, baba-oğul sohbetine gelince, ben de babam için yazayım dedim. Babam, altmış yıl önce vefat etti, 1965 Eylül'ünde, Trabzon'da. Kırk üç yaşındaydı öldüğünde; ilk kalp krizine yenik düş...

Yaşayanlar | Öykü

Resim
Bir okul döneminin ortasında, Boğaz'da deniz gören bir apartmanın orta katına taşınmıştık müstakil evimizden ayrılıp. Annemin-babamın aslında ailesinden ayrılma döneminin çoktan geldiğini hissettiği dönemler... Ben de açıkçası mutlu olmuştum. Apartmanda yaşıtım olmasa da çocuklar; çok güzel deniz gören odalar ve geniş, beyaz mermer kaplı merdivenler vardı. Alt kat komşumuz Arnavut Sadiye Teyze ve ilk tüpbebeklerden birini doğurduktan sonra peşi sıra normal yolla iki çocuğu daha olan Feza... Gümrük müşaviri Malatyalı Mesut diye bir kocası vardı; tam da rahmetli Müslüm Gürses’in benzeri; genci ve şişmanı... Gece tavandan “lap lap” sesler gelir, sonra kapı zili çalar, çiğ köfteler gelir; hem de etlisinden. İstanbul kültürünün içinde hiç bilmediğimiz bir komşu kültürü, üzerine limon sıkıp marul yaprağıyla bütünleşince her türlü kabul gördü evimizde. Arnavutlar titiz insanlardır, Malatyalı Mesut'un “lap lap” tavana yapıştırdığı çiğ köfteler gece çamaşır suyuyla tavandan silini...

Nerde Kalmıştık? | Saynur Altay?

Resim
Bazı kitaplar sadece raflarımızda yer kaplamaz, aynı zamanda iç dünyamızda da derin izler bırakır. Saynur Altay 'ın La Perdesin –DE Öleyim adlı şiir kitabı da okuyucular üzerinde tam olarak böyle bir etki yaratıyor. Altay'ın kelimelerle kurduğu dünya, mistik bir perde arkasında şekillenirken, kimi zaman oyunbaz, kimi zaman melankolik bir sesle okuyucuya ulaşıyor. Onun şiiri, hayatın içindeki çatışmaları, sancıları ve tesellileri bir araya getiren samimi bir çağrı gibi. Yeni açtığımız Nerde Kalmıştık? köşesinde, şairlerle, yazarlarla, ressamlarla, tiyatrocularla ve farklı, özgün işler yapan herkesle söyleşiler yapıyoruz. Onları sadece eserleriyle değil, gündelik yaşamları, düşünce dünyaları ve ilham kaynaklarıyla da tanımak istiyoruz. Bu söyleşilerde sadece sanat ve edebiyat konuşmuyor, hayata, anılara, alışkanlıklara ve "başka şeylere" de dokunuyoruz. Bu bölümde Saynur Altay'la şiir, kitaplar ve sanatsal yolculuğu üzerine sohbet ettik. Ancak bununla sınırl...

Hüzün Hanım | Öykü

Resim
  Terk edilmenin acısını derinden hissederken yaktığım bilmem kaçıncı sigaranın dumanı odanın içine yayılıyor. Gözlerim dolu, kirpiklerimse yorgun... Beni neden terk ettiklerini kirpiklerime soruyorum. Ama onlar, terk edilmeye alışmış gibi, sessizce sigaramın dumanıyla dans ediyor. Odanın köşesindeki radyodan ağulu bir şarkı yayılıyor etrafa. Hüzün, kırmızı rujlu, ince belli bir kadın bedenine bürünüp beni kucaklıyor. Kasvet ise sis gibi etrafımı sarıyor, Hüzün Hanım’ın soğuk ellerinden akıp bana ulaşıyor. Sigaramı söndürüp ayağa kalkıyorum. Üstüm başım içki ve kusmuk kokuyor. Gömleğim buruşuk, üzerindeki lekeler bana, “Beni yıka!” diyor ama kulak asmıyorum. Hiçbir zaman sorumluluklarıma kulak vermem, hep hüzne sığınırım. Yatağın bir ucuna yığılır, sonu gelmeyen uykulara dalarım. Bu uykularda ilk aşkımla öpüşür, annemi öldürebilirim. Bu uykular, bilir misin kirpiklerim, bana gerçeğimi ve çaresizliğimi gösterir. Şimdi yine yatağa uzanıyorum, gözlerimi tavana dikmiş o uykulardan biri...