Kayıtlar

yanık bal kokusu etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Şairin 'görevi', şiirin 'işlevi'

Resim
Etkileyici bir şiirde, şairin sırlı kelimeler kullanarak okuyucuyu bir mengene misali kıstırıp yaşamdan soyutlayabilecek bu gücü nereden aldığı ve hangi kaynaklardan beslendiği tam bir muammadır. Ama şairin görevi biraz da bu değil midir aslında? Kelimeleri bizler gibi eline alması, fakat onlardan aklımızın ucundan bile geçmeyen yeni anlamlar çıkarması... Her bir dizeyle kelimelerin mevcut anlam yüküne daha farklı anlamlar, hatta daha da başka yan anlamlar yüklemesi... Ve kimi zaman bu kelimelerin artık şiirdeki yeni anlamlarıyla hayatımıza dahil olması... Şu ifadede sorun var elbette: "Şairin görevi".  Neredeyse yarı resmi bir söylem olan bu ifade, en başta şiirin aykırı ve anlamları yerinden uğratan yapısına ve de şairin doğasına aykırı. Bu durum olsa olsa okur için olabilir. Okurun şaire atfettiği ve her an yerinden edilmeye teşne bir görevlendirme. İşin esası, şiir kendi başına çoğunlukla şairinden de koparak başka görevler de üstlenebilecektir. Yine de ama, hayatı ve dün...

Şiirin gizemli atmosferinden notlar

Resim
Şiir yazmak herkese nasip olmaz, herkesin "harcı" da değildir üstelik. Tanrısal yetilerle donatılmak mı, ya da zaman içinde içsel gelişimini tamamlamak mı gibi kadim sorular bir yana, burada varoluşumuzu anlamlandıran ve "kim" olduğumuzu tanımlayan en temel olgu, olsa olsa, yaşadığımız evrene, yeryüzüne ve insanlara nasıl baktığımızdır. Hayatı nasıl görüyoruz? Dünyayı, canlıları, nesneleri ve olayları nasıl yorumluyoruz? Belki de temel soru şudur: Herkes gibi, seslerin ve görüntülerin anaforuna kapılarak nereye gittiğimizi bilmeden sonsuza dek sürüklenip duracak mıyız, yoksa şöyle bir durup bütün bu olan biteni anlamaya çalışarak, kendi varlığımızdan başlayıp tüm varoluşsal süreçlere şaşkınlık ve hayranlıkla, büyülenerek mi bakacağız? Eğer ki kâinatı ve "şey"leri; zamanı ve mekânı, canlıları ve nesneleri, yaşamı ve ölümü, kederleri ve sevinçleri bir şiir gibi görmeyeceksek, evrendeki yerimizi de anlamak/anlamlandırmak biraz güçleşmeyecek mi? Ayşe Şafak Kan...

Zarif bir söyleyişin inşası

Resim
  Pandemi sonrası şiirin saatinin tıkır tıkır işlemediği bir dünyadayız. Birileri çıkıp son otuz yıldır böyleydi derse, ona itiraz edilebilir. Şimdiki "üzerine ölü toprağı atılmış" ortama kıyasla 2000'ler ya da 2010'lar şiiri tartışmalarını doğuran fiziksel ya da dijital agora çok uzak bir hatıra sayılmaz. Her dönem kendinden öncekini aratır. Ancak şimdi çok daha iyi biliyoruz ki "ölü toprağı altında" kısa kesik, aritmik kıpırtılarla şiir de şair de özgün ses arayışını yeni bir mecraya akıtmak zorunda. Bir diğer deyişle şiir, kendi iddiasının sınırları ışığında insanın seyrini resmedecek ya da ona yön gösterecek. Dilimizin ucuna kadar gelen bir üçüncü seçenek daha var ki, onu zikretmemeyi tercih ediyoruz. Çünkü, her şartta ve her dar koridorda şiire inanıyoruz. Bittabi bu inancımız sebepsiz değil. Arada sırada bir yerlerden bir ses gelir, şiirin ve şairin bu zorlu yolculuğunun hâlâ var olabildiğine bizi ikna eden. Aslına bakarsanız Ekim 2020'de Türkçedek...

Siyahlar Giyen Kadınlar için psikodinamik bir okuma

Resim
  Biraz hüzünlü bir gün oluyor ama insanı bitiren bir hüzün değil, başkaldırmak istediğin türden bir hüzün. Dünya, oturmayan taşlar mekânı olmuş da bir şey yapılması gerekiyor fikrini edindiğin türden bir hüzün. "Güç kazanman ve olanlara 'dur' demen gerek," hissi de eşlik ediyor bu hüzne. Geçtiğimiz yıl Anima Yayınları'ndan çıkan, Ayşe Şafak Kanca'nın  Yanık Bal Kokusu  kitabı ile böyle bir zamanda tanıştım. Siyahlar Giyen Kadınlar bölümünü inceleme fırsatım oldu. "Nedir bu matemin sebebi," dedim kendi kendime? Biraz da tanıdık geldi bu hüzün bana. Siyahlar Giyen Kadınlar bölümü birkaç şiirden oluşuyor: "Kuş ve Alınyazısı", "Savaş ve İhanet", "Cinayet ve Kıran", "Çamur ve Dumur", "Devlet ve Evlat", "Kan ve Barut", "Mevsim ve Acı", "Çinko Damın Altı Gözleri", "Daha Kaç Eylül", "Neriman", "Şeytan Yoktur"... Özellikle içerisindeki birkaç şiir il...

Şiir ve büyü

Resim
Binlerce yıldır, insanlığın kelimelerle ilişkisi ve varlığımıza ilişkin sorular, bir büyü gibi etrafımızı kuşatıyor. Nitekim yazılı söz keşfedildiğinde bir sihirbazlık numarası olarak görülmesi ve hatta Kral Thamus'a yazıyı getirdiği iddia edilen Mısır Tanrısı Thoth'un aynı zamanda "büyü tanrısı" olarak anılması da belki bundandır. Kelimelerle olan ilişkimizi kayıt altına aldığımız tarihten beri belki de büyü ve şiir arasındaki lifler incelmektedir. Şiirin, tanım gereği bir tanımının olmayışı, edebiyatta ve sanatta sarsıcı gücünün en net göstergesi. Fakat buna rağmen "Şair nedir, kimdir?" sorusunun belki birden fazla bile olsa da bir tanımı veya binlerce cevabı vardır. Şair yeryüzünde, bulunduğu atmosfer içerisinde, duygu ve düşüncelerini ifade etmek adına kelimelerle arasındaki iletişimi doğru frekanslar arasında arar. Bu arayışın niteliği şairi zamandan ve mekândan münezzeh kılar. Doğru frekans ise onu biricik yapar. Ayşe Şafak Kanca da, bu arayışın peşind...

Ayşe Şafak Kanca şiirlerinin duyusal varlığı

Resim
" Sıradan konuşmaya karşı, 'örgütlü şiddeti' temsil eden bir yazı türüdür edebiyat." ( Roman Jacobson , Sekiz Yazı ) Geçmişte öyle ya da böyle yolu şiirle kesişen insanların eğitim yoluyla elde ettiklerine inandıkları, çoğunlukla kendilerini ve başkalarını tekrar etmekten öteye geçmeyen son derece cüretkâr atılımlarla ortaya koydukları şiir görünümlü genel kirlilik, ne yazık ki bizi şiirin hakikatinden hızla uzaklaştırıyor. Poetika denildiğinde, genelgeçer bir kabul olarak çoğunlukla biçim ve içerik yönünden şairin ayırt ediciliğinin; onu diğerlerinden ayıran, farklılaştıran özellikler anlaşıldığından, eleştirinin temelde şiirin var olma halini hedef aldığı, oluşturulan içsel özün neliğine dair bir kazı olduğu gerçeğinin gözden kaçırılarak kasıtlı olarak bulanıklaştırıldığı bu sularda, şairinden çıkıp okuyucusuna bırakılan bir yapıtın eleştirel alımlama süreciyle sınanması, eleştiriden rahatsız olan kitlenin itirazlarından kaynaklanan tüm zorluklara rağmen olmazs...