Omuzda Kalan Yakarış [Öykü]

"Bana bir omuz veren yok mu, yalvarırım!"

Dudaklarından çıkan ses, küçük bir kız elinin suyu dalgalandırması gibiydi. Mahallenin delisiydi. Herkes onu tanıyordu; kimse adını kullanmıyordu.

Soğuk rüzgâr, güneşin alaca renklerini kırıyordu. Uğultunun arkasında kalan ses, yarı açık pencerelerden hırsız gibi girmeye çalışıyor, ancak kendi güçsüzlüğüne takılıp pencerede asılı saydam tülleri titretmekle kalıyordu.

İşe gitmek için evden çıkanlar, başlarını huzursuzca sallayarak içlerinden, "Mahallenin delisi yine bağırıyor," diye geçiriyordu. Yataklarında yatanlarsa, "Bu adam ne zaman susacak!" diye sinirle başlarını yastığa gömüyordu.

Deli, yıkık caminin avlusunda, terk edilmiş bir seccade gibi kirli ve yalnızdı. Bakışları, soğuk avlunun taş zeminine sabitlenmişti; sanki oraya çakılı kalmıştı. Yıkık camide yankılanan sabah ezanı kulaklarına doluyor ama içindeki boşluğu teğet geçiyordu.

Zavallı delinin gözüne, kalabalıktan sıyrılmış, tüm koşuşturmacadan azade musalla taşı takıldı. Bir an durdu. Ardından bedeni, titrediği yerde çözülüverdi. Kalbindeki putların kırılışını duymuş olmalı ki, kaskatı yüzünde ince, ılık bir gülümseme belirdi; onu sadece musallanın güvercinleri gördü.

Mahalle imamı onu bulmasa, koca gövdesi küçük bir serçe leşi gibi çürüyebilirdi. Camiden çıkan, cenazeye denk gelen hatırı sayılır bir cemaat uğurladı onu.

Tabutunu omuzladıklarında, hayattayken bu omuzlara ne kadar muhtaç olduğundan habersizdiler.

 

Şevval Tuğçe Değirmenci


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ekmek Kavgası / Orhan Kemal

El-Veda | Deneme

Kadınları gururlandıran bir yazar, çarpıcı bir oyun

Sınırda | Deneme

Bir şair gibi belki, ama bir ressam gibi değil | John Berger

Kadınlar ve toplumsal kalıplar | Deneme

Aynalar ve biz | Deneme