Tefrika | Yediveren

Bu çok eski sokağın evleri, çocukluğundan itibaren birlikte bü­yüyen ve yıllar geçtikçe birbirine daha çok yaslanan, birlikte onlar­ca anısı olan arkadaşlar gibiydi. Kimisi kerpiç, kimisi ahşap olan bu evlerin birçoğu bahçeli, birkaç tanesi de cumbalıydı. Yıllardır aynı sokakta oturan çocukları, aynı sokakta büyüyen sakinlerin çoğu akrabaydı. Tıpkı evler gibi insanları da iyi; kötü günde birbirine yaslanır, destek olurlardı.

Her evin önünde, teneke kutular içine dikilen çiçekler sokağa ayrı bir güzellik katıyor, insana huzur veriyordu. Toprak olan soka­ğın çamur olmaması için küçük kesme taşlar dökülmüş, onlar da zamanla toprakla kaynaşmıştı. Yağmur ve kar suları taşların arasın­dan toprağa sızıp gidiyordu.

Bu sokakta rutin yapılan işler vardı. Sabah uyanan kadınların ilk yaptığı şey, bir kap suyu taşlara boca edip çalı süpürgesiyle kapı önlerini süpürmek, bu arada da konu komşuyla sabah sohbeti yap­maktı. Kapı önü temizliği bitince evlerde kahvaltı hazırlığına geçi­lirdi: Mis gibi çayın kokusu sokağa yayılır, sonra da çay kaşıkları­nın sesi sokağa taşardı. Bir de çamaşır günleri vardı ki, sokaklara ipler gerilir, mis gibi sabun kokan çamaşırlar rüzgârla havalanır, çabucak kururdu. Bütün sokağın çamaşır günü hep aynıydı, her­kes pazar günü yıkardı çamaşırını. Bazı yaramaz çocuklar rüzgârla havalanan çarşafların arasında saklambaç oynamaya kalkar, ama büyüklerin farkına varmasıyla bu keyifleri uzun sürmezdi. Ertesi gün çocuklar okula gideceği için odun sobasıyla ısınan banyolarda kışın üşüyerek ama yazın keyfini çıkararak bir güzel yıkanılırdı.


İşte bu güzel sokağın en erken kalkan sakinleri Saadet Teyze ve Cahit Amca’ydı. Saadet Teyze’nin uyandığını, iki kanatlı ve iki tokmaklı kapının gıcırdayarak açılmasından anlardık; sonra kapı önüne serptiği suyun ve çalı süpürgesinin sesinden.

Kapısının önündeki teneke saksılardaki çiçeklerini çocuğu gibi sever, onlarla konuşurdu. Onları sular, yapraklarını okşar, çiçek­lerini öperdi. Saati hiç şaşırmayan sokak hayvanları kapı önüne sıralanınca, Saadet Teyze’ye Cahit Amca da eşlik eder, bir güzel ka­rınlarını doyururlardı. Karınları doyan kedi ve köpekler, sokaktaki en güzel köşeleri seçer, uykuya dalarlardı.

Saadet Teyze’nin en sevdiği çiçeği, bir akraba ziyareti için gittiği Diyarbakır’dan getirdiği, sadece oraya özgü olan kıpkırmızı, yedi­veren gülüydü. Özenle diktiği bir dalın tutması için aylarca uğraş­tı. Sık sık, “Nazlı çiçektir, öyle hemen olmaz, sabredeceğiz,” der, yaprağını, dalını okşardı. Mayıs ayında yediveren, ilk goncalarını verdi. Saadet Teyze’nin keyfine diyecek yoktu. Kışın pencere önüne koyduğu nazlı kızını, yazın kapı önünde bir o yana, bir bu yana alıyor, “Kızgın güneşi sevmez, yaprakları, goncaları yanar, Allah korusun,” diyordu.

Sokaktaki herkes merakla goncaları inceliyor, “Eğer tutarsa biz de dikeriz,” diyor, bir yandan da yan gözle Saadet Teyze’nin yüzünü yokluyorlardı. Saadet Teyze de, “Eh, bakalım,” diye geçiştiriyordu.

Üzerine titrediği nazlı kızına nazar değmesinden korkuyordu. Goncalarının ucundan yüzünü gösteren nazlı kızın rengi, yoldan gelip geçenlerin de dikkatini çekiyor, durup inceleyenler, “Maşal­lah, maşallah,” diyorlardı. Pembenin en güzel tonu olan bu renk, açacak olan güller hakkında önbilgiyi vermiş oluyordu.


Bu sokağın rutinlerinin içinde biz çocukları mutlu eden bir şey vardı: Her akşam yemeğimizi çabucak yiyip Saadet Teyze’nin çiçek­lerine değmeden kapı önüne sıralanmak. Onun, içeriden, “Çocuk­lar geldiniz mi, geçin bakalım, haydi, başlamak üzere,” diye seslenmesini bekliyorduk.

Başlamak üzere olan ya Tatlı Cadı ya Bonanza, ya Küçük Ev ya da Vadideki Hayat dizisiydi. O zamanlar her evde televizyon yoktu. Mahallede, sokakta sadece birkaç evde televizyon vardı. Çocuklar televizyonu olan insanların gösterdiği engin hoşgörüyle yıllarca, neredeyse her akşam işte o evlere misafir olurlardı.

Saadet Teyzelerin sadece bir sofa ve iki küçük odadan oluşan küçücük evi bize kocaman, çok mutlu anılar biriktirdi. Babadan, dededen dediği bu küçük, ahşap ev, sıcacık, samimi havasıyla so­kak hayvanları ve biz çocuklar için mutluluk alanıydı. Saadet Tey­zelerin evi, soğuk havalarda bir iki minder attığı kapı arkasında bir köpek ve birkaç kediye de yuva oluyordu.

Saadet Teyze sofada eski bir dikiş makinesinin üzerine koydu­ğu televizyonun karşısına akşamları birkaç minder koyar, biz de sıramızı hiç bozmadan otururduk. Kocaman bir televizyonun tam karşısındaki küçük sedirin bir ucuna Saadet Teyze, diğer ucuna da Cahit Amca otururdu. Saadet Teyze, o akşam Cahit Amca için ne hazırlayıp getiriyorsa bizim için de hazırlardı. Bu ya meyve olurdu, ya da kış mevsimiyse yöremize özgü pestil, dut kurusu, kayısı ku­rusu, ceviz olurdu. Birkaç tabağa paylaştırdığı meyveleri, “Haydi bakalım çocuklar; kardeş payı yapıp yiyin,” derdi. Saadet Teyze’nin söylemediği ama bizim bildiğimiz kurallara uyar, biten tabakları mutfağa bırakır, teşekkürü de ihmal etmezdik.

Büyükannem beni her akşam bırakmak istemez, izin vermezdi. Bu, Saadet Teyze’nin gözünden kaçmaz, sabah kapı önünü süpürür­ken seslenirdi:

“Torun yoktu akşam, sevdiği dizi vardı.”

“Her akşam olmaz, sizi rahatsız etmesin,” deyince de, “Televiz­yonu onun için açmıyoruz, bütün çocuklar bakıyor, o da baksın, gönder çocuğu, darılırım sonra,” derdi. Ben içeriden bu konuşma­ları duyar, sevinirdim.

Saadet Teyze’yle Cahit Amca, bazı akşamlar bizi evde bırakır, komşu gezmesine, yazın değişmez bahçe misafirliğine giderlerdi. Evdeki gizli kurallara, onlar olmasa da uyulurdu.

Saadet Teyze’yle Cahit Amca’nın çocukları yoktu, ama o sokak­ta oturan bütün çocuklara, bütün hayvanlara, kapı önündeki çi­çeklere karşı gösterdiği engin bir hoşgörüsü ve sevgileri vardı.


Bir sabah Saadet Teyze’nin sevinçli sesiyle hepimiz kapı önleri­ne çıktık. Nazlı kızın bütün goncaları açmıştı. Gerçekten de nazar değecek kadar güzel bir görüntüydü. Saadet Teyze’nin üzerine tit­rediği nazlı kızı bütün sokak sakinlerini ve gelip geçenleri kendine hayran bırakmıştı.

Birkaç yıl içinde bütün sokak, yediveren saksılarıyla dolmuştu. Saadet Teyze’nin biraz nazlanarak, “Aman ‘maşallah’ deyin, Al­lah nazarlardan korusun,” uyarısıyla aldıkları gül fidelerini diken komşular da artık nazlı kıza ‘maşallahsız’ bakmaz olmuştu. Yedive­renin gülleri, adına yakışır şekilde yılda yedi kez açıyordu.


Ortaokulu yatılı okuduğum için, mahalleye sadece tatillerde gelmeye başlamıştım artık. Saadet Teyze her geldiğimde, “Aferin benim kızıma, okuyup muallime olacak, çocukları okutacak,” der, başımı okşar, beni anlımdan öperdi. Tatil dönüşü de çantama o nefis pestil, kumda pişen leblebi ve dut kurusundan koyardı.

Orta ikinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde geldiğimde Cahit Amca yoktu. Bu dünyada onlarca çocuğun sevgisini kazanan bu iyi yü­rekli amcamız göçüp gitmişti. Saadet Teyze’nin yüzü solmuş, eski neşesinden eser kalmamıştı. Sabahları nazlı kızıyla sessiz sessiz ko­nuştuğunu duyuyorduk. Bazen gözlerinin yaşla dolduğunu görüyordum. Bu, gerçekten çocuk kalbim için ağır bir acıydı. Canım hiç sokağa çıkmak istemiyordu. Saadet Teyze bazen televizyonu açıyor, beni ve diğer çocukları çağırıyordu. Hepimiz sessiz ve üzgündük. Cahit Amca’nın sedirin köşesindeki yerine baktıkça içimiz bur­kuluyordu. Birkaç kez izlediğimiz dizilerdeki hüzünlü sahnelerde Saadet Teyze’nin yanaklarından süzülen yaşları gördüm; benim baktığımı görünce de eliyle gözlerinin yaşını siliyor, bana ‘tamam, geçti’ işareti yapıyordu.


Lise ikinci sınıfa geçtiğim yaz tatili için geldiğimde, iki kanat­lı kapının tamamen kapandığını gördüm. Saadet Teyze, hasretini çektiği Cahit Amca’ya kavuşmuştu.

Kapısının önündeki saksıları ve nazlı kızı bütün komşuların gözbebeği gibiydi. Artık Saadet Teyze’nin yerine, onlar üzerine tit­riyor, her türlü bakımını yapıyordu.

Öyle her çocuğa nasip olmayacak bir hoşgörü ve sevgi gör­düğümüz Cahit Amca’yla Saadet Teyze, çocukluğumuza dair en güzel anıların olduğu yere yerleşmişti.


Nursen Demir


Yorumlar