Yazarın Evi | Ümit Kardaş
Sanatın Evi'nde bu kez Ümit Kardaş'ın Fethiye Yeşilüzümlü'deki bahçeli evine konuk oluyoruz. Taş duvarları, kitaplarla çevrili çalışma odası, dağlara açılan pencereleri ve bahçenin sessiz canlılığıyla bu ev, Kardaş'ın yazıyla, doğayla ve iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin izlerini taşıyor.
Ümit Kardaş, evini anlatırken okuru çalışma masasından bahçeye, bahçeden yürüyüş yollarına, oradan da kitapların ve düşüncenin geniş alanına doğru götürüyor. Yazıda ev, insanın kendini dinlediği, doğayı duyumsadığı, belleğini ve hayal gücünü diri tuttuğu bir yaşam alanı olarak beliriyor.
Bachelard'ın evin içselliğine dair düşünceleriyle açılan bu metin, Ümit Kardaş'ın kendi evinden dünyaya nasıl baktığını da gösteriyor. Şimdi sözü, rüzgârın, dağların, kitapların ve bahçenin eşlik ettiği bu evin sahibine bırakıyoruz.
Evin içselliği ve hayal gücü
Modern hayatta ailenin sığınağı haline gelmiş ev, neyi içermekte? Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası isimli kitabında ev hakkında şu çarpıcı değerlendirmeyi yapıyor:
"Odalar, kaldırımdan çatıya kadar üst üste yığılır; ufuksuz bir gökyüzü, çadır bezi gibi örter tüm kenti. Kentteki yapıların sadece dış yüksekliği vardır. Asansörler, merdivenlerin kahramanlıklarını yok eder. Gökyüzüne yakın oturmanın artık pek de övünülecek bir yanı yoktur. Evim denilen yer de basit bir yataylıktan başka bir şey değildir."
Bachelard evin, evde yaşayanın içselliğini
besleyip beslemediği üzerinden evin içselliğiyle hayal gücünü kışkırtıp
kışkırtmadığını irdeler. Ona göre ev, düşlemeyi barındıracak huzuru verir,
düşleyeni korur. Düşler, yeni düşlerle temadi eder.
Evin içselliği ve yarattığı hayal gücü,
insanı diğer canlılardan ayıran kavramlar. Evin içselliği hayal gücümüzü
kışkırtıyorsa şiir yazabiliyor, beste yapabiliyor, bir çiçeği fark edebiliyor,
sevgilimizi okşayabiliyor, besleneceğimiz kaynaklara ulaşmış oluyoruz.
Gezgin olmayı sevdiğimden benim için yazı yazmanın zorunlu
bir mekânı yok. Özellikle şiir yazarken bazen sahil kenarındaki bir park
kanepesi, bazen bir vapur güvertesi, bazen kahvemi yudumladığım bir mekân
kışkırtıcı olabiliyor.
Yürümek ise, tefekkür edebilmek
için bana sonsuz bir zamanı sunuyor. Kafamın içindeki düşünceler birbiriyle
çatışıyor, uzlaşıyor, farklılaşıyor. Bazen yeni fikirler doğuyor, bazen sorular
cevapsız kalıyor ya da cevapların ucu belirsizliğe uzanıyor. Kuşkusuz yürürken
kafamda oluşan düşünceleri yazıya dökmek için çoğu zaman evin içselliğine
sığınıyorum.
Yedi yıl önce çok sevdiğim
İstanbul'dan kaçıp Fethiye Yeşilüzümlü beldesinde yaşamaya karar vermiştim. İngilizlerin
keşfettiği bu belde, Fethiye'den yirmi dakika kadar uzaklıkta, etrafı çam
ormanlarını barındıran dağlarla çevrili yarı yayla yüksekliğinde bir yer.
Yamaçta konumlanmış, bahçe içinde taş ve tahtadan yapılı bir salon, iki odalı
bir evde yaşarken doğanın içinde olmanın, onun akışıyla birlikte başka
canlıların farkına varıp onları izlemenin müthiş heyecanını yaşıyorum.
Evimde özel bir çalışma odam yok. Ama evin yaşanabilir her
yanı okuma ve yazma isteği uyandırabiliyor. Evin girişinde bir kitaplık, oturma
salonunda geniş bir kütüphane, üst boşlukta bir kitaplık, her odada bir
kitaplık. Kitapları sığdırmak ancak böyle mümkün. Yazı yazma yerim, duvarları
taş, tavanı sedir tahtası olan oturma salonundaki kütüphanenin karşısındaki
masa. Üzerinde bilgisayarım ve yazımın konusuna göre, yığılmış çiçekler gibi
bin bir renkli kitaplar.
Bir yandan kitaplara bakarken diğer
yandan her pencereden gözüken dağları seyrediyorum. Bazen evin önündeki üstü
kapalı, önü açık mekânda çalışırken Geyran Dağı beni seyrediyor.
Bachelard, içselliği olan evlere
yaşanmışlık sindiğini, eşyanın ve kapıların kendine özgü sesler verdiğini
anlatır. İçselliği olan evlerde gözetleme ve gösterme mekânı olan balkon değil,
dokunmaya, koklamaya, oyuna ve diğer canlı türleriyle birlikte olmaya yer açan
bahçeler, avlular vardır. İçselliği olan evlerde beğeni duygusu gelişmiş,
bencillik denetim altına alınmıştır.
İçselliği olan evlere kuşlar yuva yapar, sarmaşıklar taş
duvarlarla sarmaş dolaş olur, arılar çiçekler üzerinde dans eder, rüzgâr tohumları
bahçeye taşırken kertenkeleler pencere aralığından içeri sızar.
Bahçe duvarında baykuş
kelebeklerinin erkeğin ölümüyle sonuçlanan birleşmelerini, taş duvara yılanın
değiştirdiği derisini bıraktığını, kırlangıcın evin duvarına yaptığı yuvayı
onarıp yavrularını besleyip nasıl uçurduğunu, ağaçların baharda giysilerini
giyip meyvelerini verdikten sonra yine nasıl çırılçıplak hale geldiğini görüp
izlemenin imkânını veren ev; bana doğayla uyumlu olmanın, doğadaki devinim,
akış ve yeniden doğarak yaratmanın coşkusu ve heyecanını sunuyor.
Gezgin olan benim için misafir
olarak bulunduğum dünyanın bir küçük noktasındaki bu bahçeli ev sadece bir
konaklama, doğayı duyumsama, yazma, sevgiyi ve özlemi çoğaltma mekânı. Bahçeden
yeryüzüne bakmanın güzelliği yazı yazdığım masaya izdüşümünü bırakırken yazarak
paylaşmanın yolunu da açmakta.
Gabriele D'Annuzio'nun "Çam Ormanında Yağmur"
isimli şiiri, yazdığım ortamın duygusunu hissettiriyor:
"Dinle. Yağmur yağıyor
Parçalanmış bulutlardan
Yağmur yağıyor
Tuzlu, kuru
Ilgın ağaçlarının üstüne,
Yağmur yağıyor
Pullu ve dikenli çamların üstüne;
Yağmur yağıyor
İlahi mersinlerin üstüne,
Parlayan katırtırnaklarının
Sayısız yaprakları üstüne
Kokulu meyvelerle yüklü
Ardıçların üstüne
Yağmur yağıyor
Ormana benzeyen yüzlerimize
Yağmur yağıyor"
Ümit Kardaş








Yorumlar
Yorum Gönder