Yavuz Türk: "Bu romanı bana 'artık ölüleri gömecek toprağımız kalmadı' cümlesi yazdırdı”
"Artık ölüleri gömecek toprağımız kalmadı" cümlesi, Yavuz Türk'ün distopik romanı Yüce Lider'e Dair'in kapısını açan karanlık eşiklerden biri. Bu cümleden büyüyen anlatı; kıtlığın, korkunun, baskının ve lider kültünün kuşattığı bir adada, insanın hayatta kalma çabasıyla direnme ihtimali arasındaki gerilim üzerinden ilerliyor.
Şair kimliğiyle tanıdığımız, ancak bu kez romanın imkânlarıyla kurduğu yoğun ve konsantre bir atmosferin içinden konuşan Yavuz Türk, Yüce Lider'e Dair'de distopyanın tanıdık karanlığını bugünün dünyasına yaklaştırırken, masalsı bir anlatımın içinden bizlere, iktidar, itaat, şiddet ve umut üzerine düşünme alanı da açıyor.
Ayhan Şahin: Romanın Yüce
Lider'e Dair, baskıcı-totaliter bir rejimin
hüküm sürdüğü bir adanın distopik hikâyesi. Sürgünler, ölümler, işkenceler,
kıtlık, iç savaş, toplu katliamlar... Bu romanı yazmaya ne zaman ve nasıl karar
verdin? Türkiye'deki politik gelişmeler mi, yoksa dünya konjonktürü mü daha
belirleyici oldu?
Yavuz Türk: Romanın yalnızca tek bir imgeden
veya cümleden doğduğunu söyleyebilirim: Ölüleri saksılara gömme imgesi. O
kadar... "Artık ölüleri gömecek toprağımız kalmadı..." diye başlayan
ve en ham haliyle zihnimde dört yıl kadar önce dolanan cümle buydu aslında. İlk
önce, bir şiirin teması olarak düşündüm. Fakat, imge üzerinden bir şeyler
karalamaya girişince, cümlenin etrafını sarmaya ve sık bir ağ gibi örmeye
başlayan bir yapı ortaya çıkmaya başladı yavaş yavaş. 2016 yılının sonbahar
başlarıydı yanılmıyorsam. O sıralar –işten güçten vakit buldukça–, ikinci şiir
kitabıyla haşır neşir oluyor, aynı kurgu evrenini paylaşan bir öykü dosyasıyla
uğraşıyor, bir yandan da yıllardır aklımda dolanıp duran bir roman üzerine
çalışıyordum. Yüce Lider’e Dair’in
imgesi beni sardıkça, aslında zorunlu olarak o sıra ilgilendiğim metinleri
biraz daha geri plana itip bu yeni ortaya çıkan “şey”le uğraşmaya başladım.
Metin çok geçmeden kendini roman türünde ortaya koymaya başladı. Söylediğim
belki tuhaf gelebilir, ama yazmaya başladığım bu roman şiire benzer biçimde
kendi atmosferini de beraberinde getirdi. Bu arada, roman yazma deneyimi bana
birçok şeyi de öğretti diyebilirim: Hem kurmacanın iskeletinin nasıl
çatılacağını hem de bir yazı disiplinine nasıl girilmesi gerektiğini tecrübe
etmiş oldum. İşin gerçeği, çok uzun zamandır distopya türüne özel bir ilgim de
vardı zaten.
Diğer meseleye gelince: Son yıllarda tüm dünyada –Türkiye de
buna dahil elbette– yoğun bir otoriterleşme durumu söz konusu. Bunun
konjonktürel bir durum olduğunu düşünüyorum. İşlerin kötüye gitmeye başladığı
durumlarda, özellikle de ülkelerin ekonomik ve refah seviyeleri düştükçe,
liderler kendi kitlelerini bir arada tutmak adına "öteki" ve
"düşman" kavramlarına daha sık referans vermeye başlarlar. Kendi
yönetememe krizlerini perdelemek için “dış mihraklar”ı devreye soktukları
zamandır bu. Fakat her nedense bu dış mihrak, sıklıkla ekonomik krizlerde
ortaya çıkar. Son yıllarda dünyadaki birçok ülkede yaşanan da aşağı yukarı
böyle. Romanda, yaşadığımız bu atmosferin de etkisi olmuştur elbette. Dünyada
ve Türkiye'de yaşananlar metafor düzeyinde de olsa illaki metne sızmıştır
diyebilirim.
A.Ş.: Roman,
haritalarda yeri olmayan, dış dünyadan yalıtılmış kasvetli bir ada vurgusuyla
açılıyor; öte yandan onca açlık, çatışma ve yıkıma rağmen finalde ana
karakterin asıl hedefine doğru yelken açışına tanık oluyoruz. Distopik
romanların temel motifi umutsuzluktur ve finalleri de olumsuz biter; oysa Yüce
Lider’e Dair’de baştan sona bir direniş hali
ve insanlık mücadelesinin süreceğine dair bir umut var.
Y.T.: Söylediğin doğru. Umutlu bir final
var. Ve aslında ucu biraz da açık bir son. Okur metni bitirdiğinde, hikâyenin
kısmen bittiğini görüp rahat bir nefes alacak, ancak diğer yandan, "Acaba
sonra ne oldu?" veya "Bundan sonra ne olabilir?" diyecektir
büyük ihtimalle. Metni bitirmeye yakın aslında biraz şu duygudaydım: Bu kurmaca
evrenine belki bir vakit sonra yeniden dönebilir ve hikâyenin devamını da
yazabilirim. Hatta buna dair birkaç küçük şey de serpiştirdim metne. Doğrusu,
ileride yeniden bu metne döner miyim, bu kurmaca evrenine yeniden girer miyim
hiç bilmiyorum; ancak bir iyi niyet olarak devamını yazacağıma dair okura ufak
da olsa bir mesaj vermek istedim.
Öte yandan, ben her ne kadar karamsar bir insan olsam da,
zihinsel anlamda son zamanlarda daha olumlu bir bakışa sahibim. Bugüne kadar,
birçok konuda haddinden fazla gerçekçiydim. Ama umut dediğimiz şey, bütün
bunların dışında kalıyor. Benzer şekilde, okuduğumuz distopik romanlarda veya
izlediğimiz distopik filmlerde olumsuz sonlar daha ön planda olsa bile hep bir
mücadele olduğunu görebiliriz. Haksızlığa karşı olan tavır ve çoğunlukla
buradan doğan mücadelenin kendisi, geleceğe dair umudu da bence içinde barındırıyor.
Bilmiyorum; benim kastettiğim körü körüne bir umut değil, belki de daha
temkinli bir umuttur.
A.Ş.: Yüce Lider’e Dair'in biçimsel yapısını bana göre dili belirliyor;
romandaki distopik anlatıyı biçimlendiren büyülü gerçekçilik düzlemi sanki.
Halkın ölülerini saksılara gömmesi, kuraklık sonrası tarlaların mezarlığa
dönüşmesi, evlerde ve ambarlardaki yiyecekleri talan eden tuhaf bir böceğin
kıtlık sürecini hızlandırması, evlerin bahçelerinde çocukların oyun alanları
ile ölüm alanlarının iç içe geçmesi vb... Romanın biçimsel yapısında
kullandığın dili nereye koyuyorsun?
Y.T.: Kurmaca bir metnin bütün unsurlarının
birbirini destekleyen ve birbirine hizmet eden bir yapıda olması gerektiğini
düşünüyorum. Bu hikâye, bir ara tür olarak öncelikle distopya olduğu için
elbette onu besleyen bazı tekniklere başvurma ihtiyacı duydum. Hikâyenin
zamansız ve mekânsız oluşu, benim açımdan böylesi bir durumun esasında tek bir
bölgeye ya da ülkeye özgü olmadığını, çok daha evrensel özelliği olduğunu
vurgulamak içindi. Yani baskı rejimlerinin dünyanın her bölgesinde geçmişten
günümüze yaşanmaya devam ettiğine ve maalesef bundan sonra da önünün
alınamayacağına inandığım için böylesi bir zamansızlığa vurgu yapmak istedim.
Öte yandan, senin de vurguladığın gibi, okurlardan bazılarına fantastik gelen
kimi özellikler yer alıyor metinde: Yaşlı Balıkçı’nın neredeyse yüz yılı aşan
zaman boyunca bütün Yüce Liderlerle bir şekilde irtibat kurması ve onlarla
tanışması. Veya Uğultulu Orman denilen yerde olan gerçeküstü olaylar... Bu anlamıyla
metnin tamamına yayılan masalsı ve epik bir dilin kullanılması da yine
hikâyenin atmosferini güçlendirmek adına başvurmaya çalıştığım tekniklerdi.
Çünkü romandaki anlatıcımız olan genç kız, bize hem bir yandan kendini,
hislerini, ailesini ve yaşadıklarını anlatıyor hem de diğer yandan adanın,
hasbelkader duyduğu ve öğrendiği yüz yıllık zamanı aşan öyküsünü anlatmaya
çabalıyor. Bunları aktarırken anlatıcımızın tüm dünyadan izole bir şekilde
hayatını sürdüregeldiğini de unutmamak gerekir. Ben de izole edilmişliği daha
iyi yansıtmak için bu masalsı dili tercih ettim. Düşündüm ki, dünyanın diğer
bölgelerinden kopmuş bir adada olabilecek anlatım tarzı, olsa olsa bir masal
dili olabilirdi. Çünkü masal dili, kendine has bir anonimliğe ve evrenselliğe
sahip. Ancak bu noktada yer yer şiirsel bir söylem de ortaya çıkabiliyor. Ben
bunu mümkün olduğunca şiirden ayırmaya, düzyazının işlekliğiyle şiirselliği
elimden geldiğince törpülemeye çalıştım. Şunu da belirtmek lazım: Aslında benim
şiirsellikle pek bir sıkıntım yok. Ama "şiirsel" denilen metinlerin
çiğ ve kötü örnekleri o kadar çok çıktı ki karşımıza...
A.Ş.: Senin
fantastik edebiyata olan mesafeni biliyorum. Ama buna karşın fantastik
unsurların ön plana çıktığı bir roman yazmışsın. Bu durum tam olarak neden
kaynaklandı? Romanın kurgu dünyası ve atmosferi mi böyle bir anlatımı zorunlu
kıldı?
Y.T.: Metinde –yukarıda da belirttiğim gibi–
birtakım fantastik öğeler yer alıyor. Masalsı söyleme ve epik anlatıma
dayanması bunların başlıcaları. Ama ben bunları "bir fantastik
romanın" argümanları olarak kullanmadım; niyetim de bu değildi.
Dolayısıyla, ortaya çıkan metne "fantastik" diyemiyorum. Belki bir
miktar büyülü gerçekçiliğin esintisi olabilir. Bu arada fantastik edebiyat,
benim hiç içine giremediğim, biraz da kişisel beğeni ve zevk anlamında pek
tercih etmediğim bir tür: Kastettiğim daha çok, çeşitli tuhaf yaratıkların
olduğu veya tümüyle fantastik bir dünyanın anlatıldığı Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları gibi romanlar... Yani
fantastik edebiyatın tüm unsurlarını içinde barındıran türün baskın örnekleri.
Başka bir kafayla ve başka bir mantıkla düşündüğümüzde, örneğin Kafka'nın
birçok öyküsünde fantastik öğelere rastlamak mümkün; ama elbette motif
olarak... Diğer yandan benim amacım, romanın atmosferini ve masalsı yapısını
güçlendirmekti daha çok. Yazmak istediğim hikâyeyi, yazmak istediğim üslupla ve
kurguyla ortaya koyduğumu düşünüyorum elbette; ancak okur nezdinde üstesinden
gelebildim mi, bundan emin değilim. Okur devreye girecek ve zaman içinde
metinle ilgili düşüncesini belirtecektir. Ve belki de ben, ancak birkaç roman
yazdıktan sonra dönüp baktığımda aksayan yerlerini ve dikiş izlerini
görebileceğim.
A.Ş.: Yüce Lider’e Dair'deki ada metaforu, günümüzdeki ulusdevletlerin
bazılarını çağrıştırıyor; ekonomik, bürokratik, askeri ve teknolojik
merkezileşme, dünya arenasında nükleer silahlanma, balistik füze denemeleri,
uzay teknolojileri gibi güç gösterilerine sahne olurken, kendi halkları
üzerinde de sosyoekonomik ve psikolojik açıdan insanlık dışı bir tahribata
neden oluyor. Sence, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'nın
önsözünde söylediği merkezileşme nedeniyle gerçekleşecek "insanlığın
yıkımı"nı demokrasi bilinci ve demokratik mücadele geleneği önleyebilir mi?
Y.T.: Demokrasi dediğimiz şey aslında pek de
ideal bir yönetim biçimi değil... Bildiğin gibi, Aristo, ideal yönetim
biçimlerini tanımlarken, demokrasiyi çoğunluğun yozlaşmış yönetimi olarak
betimler. Ona göre, çoğunluğun ideal yönetimi politeia’dır.
Yani günümüzde idealleştirilen yöntem olarak bakıldığında demokrasinin
rahatlıkla (Aristo'nun kastettiği anlamda) politeia'ya
dönüştüğünü görebiliriz. Demokrasi kavramı, elimizdeki malzemeye bakarak ve
bugünün şartlarında yüzyıllar boyunca sınana sınana elde ettiğimiz ideal bir
yönetim biçimi olarak görünüyor. Ama bu, bence bir yanılsamadan ibaret. Yani
bugün için kutsallaştırılan "temsili demokrasi" kavramı, aslında mevcut
koşullarda ve liberal dünyada uygulanabilecek en uygun yönetim tarzı olarak
karşımıza çıkıyor. Oysa, halkın oy vererek parlamentoya gönderdiği kendi
temsilcilerini, çoğunlukla bir seçim dönemi boyunca –ki bu en az dört yıl
demek– denetleme şansı bile yok. Zaman zaman kendini ön plana çıkarmaya çalışan
kimi partilerin yerel yönetim seçimlerinde daha şeffaf ve hesap verebilir bir
tarzı benimsedikleri olmuştur. Fakat bu bile başlı başına sorun oluşturmaya
yeter...
İşin Aldous Huxley veçhesinden bakıldığında mesele çok da
karmaşık değil. O, dönemine göre hızla totaliterleşme eğilimi gösteren dünyada
kötü gidişatı vurgulamak istiyordu; bunu aşmanın yöntemi olarak da elimizdeki
en güçlü ve sınanmış argüman olarak demokrasiyi işaret ediyordu. Cesur Yeni Dünya'nın yayımlandığı yıl;
1932. Dünyanın ilk kez başına gelen bir cihan harbinin ardından sınırlar büyük
oranda yeniden belirlenmiş, devasa bir yıkımın yaraları sarıldı denirken; dünya
ülkeleri, ilkinden çok daha büyük bir topyekûn savaşın içine doğru sürüklenmeye
başlamışlardı bile. 1929 Buhranı'nın etkilerinin henüz çok sıcak olduğunu da
eklemek gerekir bu karmaşık tabloya. İşte böylesi bir ortamda, doğal olarak
merkezileşen ve otoriterleşen bir siyaset yaygınlık kazanmıştır tüm dünyada.
Öte yandan, demokrasi bilinci ve demokratik mücadele geleneği,
esas olarak Batı toplumları açısından bir şey ifade ediyor. Burada o klasik
Doğu-Batı karşıtlığına çok fazla girmeden şunu söylemekte yarar var: Batı'da
demokrasi geleneği olarak adlandırılan şey, bizim gibi Doğu toplumlarından çok
daha geri planda kalıyor. Çünkü Doğu toplumlarının –haklı olarak– daha başka
öncelikleri var: Örneğin, ekonomik yeterlilik bunların başında geliyor...
Dahası, Batı toplumlarının ve özelinde de İngiltere'nin –neredeyse– tüm dünyayı
sömürgeleştirdiği uzun bir zaman dilimi boyunca, kendi halklarının karnını
(görece) doyurduktan sonra; demokrasi, özgürlükler filan gibi o dönem için
fantezi kavramlara daha fazla vakit ayırması hiç de tesadüf değil. Dolayısıyla,
"demokrasi mücadelesi" derken, elmayla armudu da karıştırmamamız
gerekiyor.
Diğer yandan, işin bizdeki boyutu çok daha başka: Demokrasi
bilinci ve demokratik mücadele geleneği istenen veya beklenen düzeyde olan bir
ülke değiliz biz. Bunun birçok nedeni var. Hepimizin bildiği ve ortaklaştığı
birkaçını kısaca hatırlamak yeterli: Bugün, bir imparatorluk bakiyesi üzerine
kurulmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bu bakımdan bizim toplumumuzda "lider
kültü" çok daha baskın bir rol oynuyor. Cumhuriyet'le birlikte, hiçbir
zaman mücadelesini vermediğimiz birtakım kazanımlar elde ettik. Bu kazanımları
yeterince içselleştiremediğimiz için zaman zaman geriye dönüşler yaşıyoruz
normal olarak. Her bir yaşadığımız geriye dönüşte de, maalesef demokrasi
kavramını biraz daha anlamaya başlıyoruz. Ama benim görebildiğim kadarıyla bu
farkındalık çok yavaş bir seyir izliyor.
A.Ş.: Romanın
ana karakteri olarak, babasının intikamını almaya çalışan çelimsiz bir genç
kızı seçmişsin. Bunun sembolik bir anlamı var mı? Ben burayı, güç dengesindeki
orantısızlığa karşın, dünyanın gidişatını iktidarlar değil, ne kadar zayıf ve
çaresiz olurlarsa olsunlar yine bireyler belirler şeklinde okudum. Ne dersin?
Y.T.: Söylediğinde kısmen gerçeklik payı var.
Fakat işin doğrusu, romanın anlatıcısı olan genç kıza birtakım sembolik
anlamlar yüklemedim. Belki zayıf oluşuna rağmen kendi işini kendi görme
ihtiyacı veya gereksinimi daha çok etkilemiş olabilir beni. Gücüne kudretine
aldırış etmeden kendi işini görmeye çalışan insan tipi daha çok etkiliyor beni.
Romandaki genç kız aslında çok korkuyor. Bu anlamıyla belki de bütün
motivasyonunu içinde bulunduğu korkudan alıyor. Zaten romanın birçok yerinde de
sıklıkla korkularından bahsediyor.
Yazarken hiç bağlantı kurmadım ama, benzerlik ilişkisi anlamında
Davut ve Câlût hikâyesine de atıf yapılabilir burada. Savaş meydanında karşı
karşıya gelen çelimsiz Davut ile dev bir savaşçı olan Câlût arasındaki
düello... Câlût, karşısında cılız birini görünce Davut'la dalga geçer, karşıma
çıkaracak başka birini bulamadılar mı, der. Fakat Davut, elindeki sapanla devin
gözünü kör eder ve Câlût'u öldürür. Bu hikâye bize gücün, cüssenin, fiziksel
kabiliyetin kesinlikle tek başına yeterli olamayacağını gösterir. Dolayısıyla,
romandaki çelimsiz genç kızı da, tıpkı Davut gibi ateşleyen, onun motivasyonunu
artıran bir şey var.
A.Ş.: Adada
yarı monarşik, yarı oligarşik bir yönetim biçimi varmış gibi görünüyor,
gerçekteyse bütün kararlar tek bir ağızdan, Yüce Lider'den çıkıyor. Azgelişmiş
ya da gelişmekte olan ülkelerde veya Çin, Kuzey Kore, İran gibi güçlü ülkelerde
liderlerin tuhaf bir şekilde halk desteği var; oysa romanda halkın büyük bölümü
Yüce Lider'e ve meclise destek vermediği halde bir asırdan fazla süre iktidara
boyun eğmeyi seçiyor. Tarihte de türlü biçimlerini gördüğümüz bu durumu nasıl
açıklıyorsun?
Y.T.: "Her millet hak edildiği şekilde
yönetilir" minvalinde bir hadis var; tam kaynağını şimdi hatırlamıyorum.
Buna benzer, böyle yorumlanabilecek bir de ayet var Kur’an’da: Enam Suresi’nin
129. ayetinde şöyle deniyor: "Böylece Biz kendi kötü tercih ve gafletleri
nedeniyle, zalimlerin bir kısmını, diğer kısmının başına yönetici yapar,
ezdiririz."
Bahsettiğin otoriter devletlerin elbette bir şekilde halk desteği
var. Aksi düşünülemez. Otoriter yönetimlerde genelde lider, toplumun belli
başlı kodlarını kendi bünyesinde toplayan ve bunları daha kristalize halde
yansıtan bir özelliğe sahip oluyor. Meseleye Doğu-Batı ekseninden bakıldığında
zihnimiz biraz daha aydınlanıyor aslında. Çünkü Doğu toplumlarında –biraz önce
de söylediğim gibi– aşikâr biçimde "lider kültü" veya "devlet
geleneği" denilen bir kurum söz konusu. Yani Doğu toplumlarındaki
"birey" düşüncesi Batı'ya nazaran son derece zayıf olduğu için,
burada kişiler daha çok toplumun birer fertleri gibi algılanır ve hareket
ederler. Diğer türlü kendilerini ifade etmekte zorlanırlar.
Romanda ise esasında tam bir boyun eğme durumunun olduğu
söylenemez. Arada bir halkın küçük isyan girişimleri olmuş ve fakat her
seferinde bastırılmıştır. Üstelik gittikçe yoksullaşan halk, en sonunda büyük
bir isyana da girişir.
A.Ş.: Romanın
en dikkat çekici karakterlerinden biri de, Yüce Lider'in danışmanlığını yapan
Dehşetli Soytarı; öyle ki halktan yüzünü saklayan Yüce Lider'in dışarıda
gözüken sureti gibi. Halk arasında korku salan, şefkat dağıtan; bütün
soytarıların üzerinde otorite kuran tek ve büyük bir soytarı... Öte yandan,
böylesine ilginç bir karaktere romanda çok az yer vermeyi tercih ederek
anlatıyı zayıf kılma tehlikesini de göze almışsın. Neyi hedeflemiştin?
Y.T.: Kimi okurlar, romanın aslında ortaya
serilen kurmaca dünyasına nazaran epey kısa olduğunu söylediler. Bu bir bakıma
doğru olabilir. Belki olay örgüsünü daha gevşek biçimde dokumak, hikâyeleri
çeşitli betimlemeler vasıtasıyla güçlendirmek veya roman karakterlerinin
sahnelerini çoğaltmakla romanın hacmini bir bu kadar daha artırmak mümkün
olabilirdi. Ama her şeyden önce bu da bir tercih meselesi. Sen, okuduğun
romanda Dehşetli Soytarı'nın yeterince anlatılmadığını söylerken, bir başkası
aynı minvalde diğer karakterlerin hikâyelerini daha fazla okumak istediğini söyleyebiliyor.
Oysa benim açımdan, her biri tam kıvamında ve yeterli düzeyde anlatıldı. Aksi
durumda zaten bambaşka ve belki daha hacimli bir roman çıkardı ortaya.
Nihayetinde yine atmosfer meselesine değineceğim: Romanın, anlatılan hikâyenin
kendi atmosferi ve yapısı beni böylesine bir azaltmaya ve konsantre anlatıma
yöneltti diyebilirim.
A.Ş.: Dehşetli
Soytarı'nın resimleri, posterleri ve çıkartmalarının bütün kamu binalarında,
duvarlarda, işyerlerinde bulunması, bana 1984'ün
Büyük Birader'ini çağrıştırdı. Keza yeniden tarih yazımı, ihbarcılığın
yaygınlaşması gibi benzerlikler de var. Bu motifleri Orwell ve Huxley gibi
yazarların yüz yıla yaklaşan uyarılarını pekiştirmek için mi kullandın, yoksa
başka bir nedenle mi hatırlattın?
Y.T.: Kötü bir iktidarın, kendini kabul ettirmek
için pek fazla seçeneği yoktur. Kötü iktidar; baskı, zulüm, iftira, ihbar gibi
mekanizmaları kendi kolluk kuvvetleri vasıtasıyla sürekli diri tutarak politik
hayatına devam etmeyi amaçlar. Benim romandaki amacım ise elbette sadece 1984'ü veya diğer iyi distopik metinleri
anımsatmak değildi. Anlattığım kötücül hikâyede doğal olarak birtakım dekorlar
ve sahneler distopya türünün önceki iyi örneklerini çağrıştırmak zorundaydı; bu
durum neredeyse kaçınılmaz. Çünkü, eğer bir distopya yazdıysanız, kaçınılmaz
olarak türün daha önceki yazılmış ağababaları ile bir şekilde temas halinde
olacaksınız.
Diğer yandan, üzerine ara ara düşündüğüm meselelerden biri de,
metni yazarkenki niyetim. Galiba ben bunu metni bitirdikten sonra daha iyi
kavrayabiliyorum. Çünkü metni yazarken sadece o metnin yatağını bulmasını
bekliyorum. Burada benim okuduklarımın bilinçaltı etkisi de olmuştur tabii ki.
Ama nihayetinde, niyete vurgu yapılacaksa; romanda kullandığım veya senin ima ettiğin
şeylerin neredeyse yarısını ancak amaçladığımı söyleyebilirim.





Yorumlar
Yorum Gönder