Kayıtlar

deneme etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Didem'i anmak!

Resim
Pencerenin buğusunu sildim. Ayazı varsa, güneşi de vardı sokakların, aydınlıkları vardı. Önce zihnimden, sonra gözlerimden kaldırdım bütün buğuları. Akşam inmek üzereydi. Annesine kavuşuyordu güneş; ışıl ışıl gülümsüyordu ağaçlar sırf bu yüzden. Ve zil çalıyordu dağların etekleri. Hüzün geceye karışıyordu, umut yarına göz kırparken ufuktaki kızıllık ılık yarınları müjdeliyordu usulca. Usulca karıştım ben de umuda. Hem kederin nesi vardı, uzun uzun 'ah' sesinden başka. Yeşiller doldurdum ceplerime, rüzgârda gözüme kaçan tozları da pembeye boyadım uzarken gece. Paletimde kuş sesleri, ceplerimde al bir tayın yelesi, doludizgin püskürttüm neşemi ağarırken tanyeri. Göğün düşsel tavanına avuçlarımla kondurdum ebemkuşaklarını bulutların arasına. Sözlüklerden yontup en güzel sözcükleri bağladım ağaçların dallarına Hıdrellez niyetleri gibi. İki harfine dokunmadım yalnızca: Ah! Saynur Altay

Şiirler, şarkılar, çiçekler

Resim
GECE DEFTERİ / II Karavanımla uzun bir seyahate çıkıyoruz. Bana eşlik edeceklerin yanında Oğuz Atay ve Sezen Aksu da olacak. Ve Oğuz Atay bir şeyler soracak bize bu yolculukta, "Sen şiirleri bilir misin Olric," diyecek mesela. "Ben bildiğini bilirim yorgunluğumun kimsesizliğinde titrediğin her gece." Bense ona, "Her gece ayrı bir hüzün çeker yüreğim/ Her gece ayrı bir yeri kanar yüreğimin" diyerek mısralar ekleyeceğim kendimce. Uzun uzadıya bir yola çıkmayı düşünüyoruz. Toprak yol çoğunlukla. Sağımızda ayçiçeklerinin bizlere el sallayışı, sol tarafımızda saman balyalarıyla dolu sarı, yeşil ve mavinin buluşması... Erkenden kalkıp valizimi hazırladım, içerisine çocukluktan kalma anılarımı doldurdum, yarı sevinç, yarı hüzün ve çokça... Hansel ve Gretel gibi çocukluğumdan kalma, yollara ektiğim umut kırıntıları... "Siz şiirleri bilir misiniz?" diye soracağım yine ben size; Sezen Aksu da kadife sesiyle, "Ah İstanbul İstanbul olalı/ Hiç görmedi bö...

Tanpınar’ın “Kitap Korkusu” | Deneme

Resim
Bir kitabın paragrafında kaybolmak, her okuyuşta daha önce fark edemediğin bir detay üzerinden gezintiye çıkmak. İnsanın üzerinde bıraktığı o keşfedilmemiş yeri keşfetme hissi. Okumanın bu yönü bambaşkadır. Bir kere yakalanınca vazgeçmenin mümkün olmadığı bir büyüdür okuma aşkı. Buradayım, ben de varım, demektir. Düşünüyorum, demektir. Kaçmıyorum, üzerine gidiyorum, sorguluyorum, varlığımı arıyorum, demektir. Sözgelimi benim bir zamanlar varlığımı aradığım kitaplardan biri de Simyacı’ydı. Santiago’nun bulunduğu yerden sıkılıp başka yerleri görme isteği ve yaşamını ailesinin yanında, Endülüs’te değil de dünyayı gezerek öğrenebileceğini düşünmesi harekete geçirmişti onu. Babasının da, “Git, kendine bir sürü al ve en iyi şatonun bizim şatomuz olduğunu öğreninceye kadar dünyayı dolaş,” demesiyle oğlunu kutsaması, genç delikanlının yaşamını anlamlandırma uğraşı ve mutluluğu bulma çabasını şekillendirmişti. Okurken âdeta ya Santiago oluyordum, ya da onun yanında oluyordum. Beraber geziyo...

Gecenin serinliğinde ellerim | Deneme

Resim
Saat 1'i kaç geçiyor bilmiyorum, yelkovansız bir saat ile zamanda kaybolmanın eşiğindeyim. Üşüyorum biraz. Üzerimde ince ince kırılmışlıklarım, biraz da yüreğimi kavuran yaşanmışlıklarım var. Ama ellerim yüreğimden bağımsız, gecenin serinliğine ahenkle karışıyor. Şaşırıyorum böyle hassas oluşlarına, "Bir elin onları sarıp ısıtamayışına alışkınlar, alışmalılar," diyor, sonra nedensizce bir paniğe kapılıyorum. Ceplerime sokup korumak istiyorum onları. Ama ihanetlerin ağırlığıyla dolmuş ceplerim, ufacık ellerime dahi yer açamıyor. Saat 2 oldu, kaç geçiyor bilmiyorum. Ama eminim ki, senin için zaman bensiz de geçiyordur. "Bak, ben bıraktığın yerdeyim." Sana "arkanı dönme" diyemiyorum, çünkü bekledim. Sen zaten dönmüyorsun. Şimdileri saat 3'ü buluyor. Ben, dönüp dolaşıp kendimi sende buluyorum. Bozuk bir saat günde iki kere doğruyu, kırık kalbim her seferinde seni gösteriyor. Uzanıp odanın köşesinde duran yelkovanı saate yerleştiriyorum. Artı...

Otobüslerde omuzsuz! | Deneme

Resim
Otobüslerde, tek başına yapılan uzun yolculukların çok sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Tek başınasın, kitap okuyamıyorsun, çünkü okusan miden sorun olmaya başlayacak! Kulaklığını takıp Wagner dinleyerek uyumaya çalışıyorsun, fakat bu da başarısız! Ya tam uykuya dalacakken boynun bükülüyor, uyanıyorsun, ya da başını yasladığın otobüsün penceresi o kadar titriyor ki migrenin de seni titretiyor. İlaç kullanarak yolculuk boyunca uyumak ise, yalnız yolculuklar için güvenilir bir yol gibi görünmüyor bana. Evet, topluma karşı güven problemi yaşıyorum. Kadına yönelik şiddetler, cinayetler ve hâlâ sokaklarda sapıkların dolaştığı haberlerini her okuyuşumda yaşımdan büyük güvensizlik taşıyorum içimde! Bu sebepten olacak ki uzun yolculuklarda yaslanabilecek bir omuz şart(!) diyenlerdenim. İster uyursun, ister sohbet edersin. Temeline inerek bir çözüm arayalım: Uçak biletlerinin fiyatlarını düşürsünler. Bilet fiyatı, neredeyse bir ev kirası kadar! Düşürün kardeşim şu bilet fiyatlarını, otobüsünden...

Kadınlar ve toplumsal kalıplar | Deneme

Resim
Öfke, hiçbir zaman bir kadını öldürmenin sebebi olamaz, olmamalı! Hiçbir kadın boşandığı eşi, sevgilisi, babası, evladı veya yakını tarafından, şiddeti ve öldürülmeyi hak etmez. "Erkektir yapar," gibi basmakalıp ifadeleri, cahil zihniyetleri reddetmeliyiz. Değiştirmemiz lazım bu kafa yapısını; "Göster oğlum amcalara pipiyi," cümlesiyle bir nesli büyütmemeliyiz mesela, "Erkektir o, karışma sen! Ne yaparsa yapsın," gibi söylemleri silmeliyiz beyinlerimizden. Hiçbir çocuk cinsiyet farklılığından dolayı ayrıcalıklı olmamalı. Karşı cinsi kendinden aşağıda göstererek büyütülmemeli çocuklar. Önce insan olmayı aşılamak gerek zihinlere.  Belirli kalıpları yıkmalı, kadınları yok sayan ezbere düşünceleri uygulamaktan vazgeçilmeli artık. Kızlar oyuncak arabalarla oynayarak büyüyebilir, erkekler temizlik yapabilir, mutfağa girebilir. "Hangi kızı beğendin, söyle onu alayım sana," cümlesi ne iğrenç bir cümledir! "Sen otur, karın getirir çayları, ben sen...

Sınırda | Deneme

Resim
Tel örgüler ardındaki arazide gün devriliyor. Suskunluğa gömülmüş kıraç tepelerde karanlık, tülden bozma bir yalnızlık gibi usul usul iniyor. Ve Erbil’de akşam oluyor. Sınırdayız. Dağların ve gökyüzüne yükselen dumanların üzerinden geçiyor helikopterler. Skorsky’ler, F-16’lar, AVACS’lar. Tanklar, uçaklar, zırhlılar... ve tel örgüler ardındaki kamyonlar. Yığınaklar ve karakollar. Üniformalı adamlar ve poşulu saldırganlar. Silahlar, telsizler, gece görüş dürbünleri. Sınırdayız. Bölünmekle birleşmek arasında kaldık, öldürmekle yaşatmak arasında; sevmekle sevmemek, gitmekle kalmak, savaşla barış arasında. Sınırda. Gün, hüzünlü bir şarkının her yeri ve her şeyi kaplayışı gibi ağır ağır devriliyor Resulayn’da. Habur’da tedirgin bir bekleyiş içinde kamyonlar. Süleymaniye’de akşam oluyor. Ve Hakkari’ye hüzün çöküyor. Çocuklar kilometrelerce yol yürüyüp ‘oyun oynar’ gibi mayınlar arasından geçiyor ve okula gidiyor. Sınırdayız ve sınırları ihlal etmekten ç...

Mübalağa kurbanları | Deneme

Resim
İnsan... Fıtrat dışıdır. Olması gerekenin dışına çıkan, yani reddedendir. Suretin insan olduğu coğrafyada kendine ait bir yer bulamayan, aradıkça kaybolan, var ettiğini de kaybedendir. Emeği tüketmeye, ekmeği çalmaya, gördüğü her canlıyı tahrip etmeye meyilli, sözlükte "insana" tekabül eden, yaratılmış olandır. Hamken piştiğini sanan, düşünmediğini diliyle savurandır. Yeryüzünde kendi dahil havaya, suya, toprağa, hayvana zararı dokunandır. Üzerine gelen fazlalığı, omzuna bindirilen yükü görmeyen, bir nevi sorumluluğunu reddeden, kendinden aşağı gördüğünü kibriyle yok edendir. Kendinde düzeltmesi gereken nitelikleri unutup eksikliğini saklayandır. Kendi kusurunu örten, komşusunu, arkadaşını, kusurlarıyla aşikâr eden, açığa vurandır. İnsan... Kolayı varken zorlaştırıp, kendi içine, özüne ulaşamadığı her yerde ve her dilde mübalağanın kurbanıdır.   Şevval Okcu

Adım | Deneme

Resim
Derin bir nefes al. Başlıyoruz. Hazır mısın? Sana senden bahsedeceğim. Endişeli ve seni harekete geçiren, doğumunda duyduğun o sesi hatırla. Bir canlı doğmaya hazırlanıyor. Etrafta tatlı bir telaş, hararetli konuşmalar, bir kadının acısını iliklerine kadar hissettiren can çığlıkları. Saatler süren koca mücadele. Annenin acıya meydan okurcasına sıktığı elleri, ara ara gelip giden ve zamanla artan sancıları var. Etraftakiler durumun sağlıklı bir şekilde ilerlediğini söylüyorlar. Henüz içeridesin fakat dışarı çıkma çabana hayranım doğrusu. Büyük bir mücadele veriyorsun. Mücadelene senin kadar katılan, ancak sen kadar güçlü, belki de senden güçlü biri var dışarıda: Annen. Az sonra büyük bir topluluğa katılacaksın. Bir yanda var olma, diğer yanda var etmenin güzel heyecanı sarıyor her yanı. Derin bir acının iniltisi duyuluyor son kez ve gelmeden önce anneni, hatta seni daha güçlü harekete geçiren o cümleyi duyuyorsun: “Sakin ol, derin bir nefes al!”Ardından senin sesin, “In-gaa!”, yani ...

Bitmeyen Çıraklık | Ahmet Hamdi Tanpınar

Resim
Güzel bir akşamdı. Oturduğumuz plaj kahvesinde, genç dostum bana yeni yazdığı hikâyeyi okudu. Bu oldukça iyi tanzim edilmiş bir aşk hikâyesiydi. İçinde itinalı tahliller, gündelik hayat dikkatleri, seçme peyzajlar vardı. Güzel ve seyyal bir üslûp, iyi biçilmiş bir elbise gibi mevzuun bütün hususiyetlerini çok yakından kavrıyor, icap ettirdiği değişiklikleri alıyor ve sona kadar hiç aksamadan gidiyordu. Üstelik Nietzsche’den Freud’a kadar birkaç felsefe sistemini, romantizmden sürrealizme kadar bir yığın sanat nazariyesini bu sahifelerde bulmak mümkündü. Hülâsa zengin ve muvaffakiyetli bir nesci vardı. Ve muharriri, her cins sanatkâr gibi, bütün bu muvaffakiyetlerin farkında idi. Bununla beraber küçük bir kusuru vardı. Bütün bu vak’a, bu insanlar, bu üslûp zenginliği, bu dikkatler, adetâ havası boşaltılmış bir âlemde geçiyordu. Toprağa ve bir cins hayata, bir insan topluluğunun mukadderatına bağlı olan eserlerdeki o sıcaklıktan, kavrayıcılıktan mahrumdu. Kendisine bunu anlatmak isted...

Parkın ışıkları | Deneme

Resim
Ölçüsüz satırların, uyaksız sonlarına gömüyorum bu gece kendimi, bizzat kendi ellerimle. Ki bilen bilir, edilgenlikleri bir türlü sevemediğimi. Karşıdaki parkın ışıkları kaç saattir sönük, bu gece ruhum aydınlanmadı gitti. Can sıkıntısı ile karışık iç daralması gelip oturdu göğüs kafesime. Hafta boyunca dinlenmek için hafta sonlarını bekleyen, biraz fazla dinlenince de ne yapacağını bilemeyen, hani şu nankör insanoğlu modum aktif, ki bu duygu pek bana göre değil. Bunaldım. Ben olmaktan uzaklaşırken, "Ben olmak da ne," diye irkilip, "Sahi ben kimim ki," ile "Ben en iyisi susayım, karanlıklar konuşsun," içsesleri içinde bir parça huzur ararken, huzursuzlaşan huysuz bir kadına dönüşmek üzereyim. Tanrım, parkın ışıkları yansın artık lütfen. Saynur Altay

Kalbin şarkısı: 'Brida'

Resim
Hani kalbinin söylediği şarkının müziği gibi. Bir diğer yarın eksik kaldığı için, kendini tamamlayamadığın eksik parçan. Konuşamadığın her kelimenin özgürlüğü. Hissedemediğin her duygunun tarifi. Ruhunun çırılçıplak kaldığı bir hafiflik. Bedensel aşkın sınırladığı değil, ruhun yükselttiği, birbirine karıştığı, bir olduğu aşk. Brida'nın hikâyesi, büyü öğrenme isteğiyle başlamıştı ama, büyü öğrenmek için yanına gittiği büyücünün yıllardır aradığı hazineyi yanına kadar getirdiğinden habersizdi. Büyücü onu ilk gördüğü anda, Brida'nın onun ruh eşi olduğunu anlamıştı. Sol omzunda gördüğü ışık, kendi parçasını bulmuş olduğunun kanıtıydı. Büyücü, aşkın ruhunda hayat verircesine akışını hissederken, Brida henüz bunun farkında değildi. Ama büyücüye karşı tarif edemediği bir çekim ve güven duyuyordu. Bu güven, büyücüyle karanlık ormanda geçirdikleri ilk gecede, Brida’nın dersinin başladığı ilk günde kendini göstermişti. Brida ormanda kendini bir anda yalnız bulmuştu. Ormanın karanlık...

Sınırları beklerken

Resim
Burada bir şey yok küçük hanım, neyi görüyorsan o. Say ki, bir trene binmişsin. Her kompartımanı çeşit çeşit insanla dolu, ama vagonları birbirinin aynısı. Ve her istasyonunda ayrılık mizanseni, kavuşma parodisi. Öyle ki, bir yerden çekip gitmekle o yerde takılıp beklemek aynı anlama gelir çoğu kez. O tren engin düzlüklerden, derin vadilerden geçer; sonsuz mavilikten, ışıltılı şehirlerden. Miden bulanır. Çünkü hiçbir yere gitmez o tren; hep yerinde durur ve aslında hiç kalkmamıştır. Seninle birlikte yol alır sadece; evrendeki yolculuğuna seninle başlamış, ama sensiz son bulmuştur. Kaç defa kustuğunu sen bile unutursun. Burada bir şey bulamazsın, yeni insanlar göremezsin, farklı bir hayat kuramazsın; neresinden bakarsan bak, dünya o kadardır işte. Hani bana, "Senin kadar tanımıyorum dünyayı, kendim kadar tanıyorum," demiştin ya; kuyunun dibindeki kurbağayız işte hepimiz. Kuyunun dibinden baktığımız gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanıyoruz. Çünkü baktığımız ...

İçimizdeki ben'ler

Resim
Hepimiz bedenimizin içinde yalnız bir ruhun olduğunu sanırız. Tek bir ruhla yaşadığımızı… Hakikat buna tezattır. Hepimizin ruhunda en az bir katil, birkaç hırsız, bir sürü yalancı, iftiracı ve sayısız can, mal, ırz düşmanı, bir dilenci, sokak kadını, sakat bir çocuk, sağır, dilsiz, âmâ, gaddar, sefil, padişah, köle ve borç batağında bir adam var. Bunları hapsediyoruz. Bazen mantık, sağduyu, inanç hapishanelerine; bazense  “ elalem ne der” safsatasının içlerine… Yoksa kim adam öldürmez, çalmaz, iftira atmaz, ev bark yakmaz? Ruhumuzda binlerce “ben” var. Her yeni güne uyandığımızda içimizdeki “ben ” lerin savaşından bir'i galip geliyor ve zafer kazanmış komutan edasıyla mükâfat olarak o gün için de olsa gönül tahtına konuyor. Bazen  “ tükenmiş ben”, bazen ise ağzı kulaklarında, sevinçten havalara uçmuş “mesut ben”… “Neden bahsediyor bu adam?” dediğinizi duyar gibiyim. İspatlayayım: Her an içinizden bir sesin kulaklarınıza haykırdığını duyarsınız. Toplum buna  ...

Yapımarketler ve Benjamin

Resim
Resmin kült değeri laikleştiği ölçüde, onun biricikliğinin temeline ilişkin tasarımlar belirsizleşir. [ Walter Benjamin] Türkiye'nin pasif modernizmden aktif modernizme geçtiği dönemdeyiz. İstemediği halde modernleştirilen kitleler, şimdi modernizmin dümeninin başına oturttu kendine daha yakın buldukları temsilcilerini. Rejime yönelik endişeler, sürekli özcülüğü ovalamaktan daha ileriye gidemediği için bugün on yıllık icraatı, 'daha modern'e doğru götürülmüş bir gemi olarak görüyoruz. Dünya, olan bitendir. İcraat da öyle. Bugün, Türkiye bir ileri modernizm dönemi ile muhataptır. Temel sancı, bu ileri modernist algının, kendisiyle zamandaş olarak yaşayan postmodernist algı ile yer yer çarpışması. Modernin postmodernist olanla çarpıştığı anda çıkan seslerin çağıltısı ve yoğunluğu. Korkarım ki bu kış Türkiye'ye modernizm gelecek ve bu, onun icracılarını bile korkutacak. Modernizm son tahlilde, laikleşme ve kapitalistleşmenin yanında, Türkiye için bir mülklüle...